5 Ağustos 2026 Çarşamba

Fanon’u en iyi küresel şebeke okudu

Ayraç Kitap, 114. Sayı

Fanon bunalımlı bir geçmişe sahip Martinik'ten çıkan biri olarak konuştu. Martinik Karayipler'de bulunan bir ada, bugün turizm yapılan, muz, avokado yetiştirilen çok güzel sahilleri olan bir yer. Ama tarihi böyle güzel değil... Kolomb döneminde İspanyolların oluyor, sonra Fransa'ya devrediyorlar. Yüzyıllar içinde yerli halk büyük eziyetler görüyor. 17. Yüzyıl'da önemli katliamlar var, kölecilik var. Bir de Fanon'un bizzat yaşadığı şeyler... 1940'ta Naziler Fransa'yı işgal edince bu adada kalan Fransız denizcileri rezillikler, tecavüzler yapıyorlar. Bu koşullar üzerinde derin bir etki bırakıyor. Bunlar olmasa bir doktor ve futbol tutkunu biri olarak kalabilirdi. Ama sömürgeciliğin şiddetle kurulduğunu ve yine şiddetle yıkılabileceğini savundu yani... Bizzat yer aldığı Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi, sonra ABD’deki siyahi özgürlük hareketi, Afrika'daki, Güney Amerika'daki sömürgecilik karşıtı hareketlerde büyük etkisi oldu. Bir patlamaydı yani Fanon'unki... Ama şunu da söylemek gerekir ki, Fanon'un ırkçı bir tutumu yoktu. Columbia Üniversitesi'ndeki bir öğrenci topluluğu Gazze olaylarının başında "Zulüm Direnişi Doğurur" başlıklı bir bildiri yayınlayıp Fanon'dan şöyle bir alıntı yapmıştı: "Belirli bir kültürün sonucu olarak isyan etmiyoruz, artık nefes alamadığımız için isyan ediyoruz." Bugün yaşadığımız olayların dayandığı konu...

21 Haziran 2026 Pazar

Aristipposçu boşluk

Kırmızılar, 21 Haziran 2026

Çoğu kitap ve kaynağa göre "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" sözü bir kişinin söylediği yalanın çok geçmeden ortaya çıkması anlamındadır. Bir abimizden dinlemiştik, başka bir anlamıyla yalancı bir kimsenin namazı beklediği görüntüsü vermek için mumunu yatsı vaktine kadar söndürmemesini ifade ediyormuş. Bir makalede rastladığım üçüncü hikâyeye göreyse medresede bir kimse erimiş mumlardan kendi imal ettiği mumu satın alınmış gibi gösterip parayı zimmetine geçiriyormuş. Orijinalleri geç saatlere kadar dayanırken onun imal ettiği mumlar en fazla yatsıya kadar dayanıyormuş. Bunların hepsi bizi şaşırtmak için söylenmiş olabilir, yani Faux Paris olabilir. Bizi hakikate götüren dördüncü bir anlam olabilir... Faux Paris, yani Sahte Paris şuydu. I. Dünya Savaşı'nda Fransızlar Alman bombardıman uçaklarını şaşırtmak amacıyla Paris'in dışına sahte Eyfel kulesi olan, sahte bir Paris şehri inşa etmişti. Mesele şu ki ben sadece yatsıya kadar yanan muma ironiyle yaklaşıyorum.

9 Haziran 2026 Salı

Mustafa Kadir Atasoy Felsefesi ve Toplumsal Değerleri Yeniden Okumak – Ahmet Çayır

turkfelsefesi.medium.com, 9 Haziran 2026

Mustafa Kadir Atasoy düşüncesi toplumsal değerleri özgün bir okumaya tabi tutar. Doğru yapamadığımız tanımların bizi çıkmaza sürüklediğini söyler. En büyük sorunlarımızdan birinin yüzeysellik olduğundan, düşünme alışkanlığımızın yetersizliğinden bahsedip bunun duygusal bir arka plana sahip olduğunu savunur.

“Gerçekten düşünmüyoruz, çoğunlukla uyum sağlıyoruz. Bunun arka planında gerçek bir hissiyatımızın bulunmayışı var. Duygusal sığlık diyebileceğimiz bir hadise var… Üç yıl savaşmış bir askerin köyüne döndüğü zamanki özgürlük hissiyatıyla bizim özgürlük zannettiğimiz şey arasında dağlar kadar fark var”. (Mustafa Kadir Atasoy: Gerçekliğin Özel Parçaları, Biyografi Net, 2025, s. 16)

30 Mart 2026 Pazartesi

Milli Düşünce gazetesi röportajı, Mart 2026

1-Gazze’deki süreci bir 'milat' olarak kabul edersek; bu durumun Dünya Solu, İslamcılık ve küresel vicdan üzerindeki etkileri nelerdir? İslam Dünyası ve özelinde Türkiye bu yeni döneme nasıl bir stratejiyle hazırlanmalı?"

Gerçekten bir milat oldu. Bazı saflar ve bazı taraflar hızla değişiyor. Çünkü işlemeyen, işletilemeyen bir uluslararası sistem olduğu ortaya çıktı. Belki çok daha fazla sıkıntılar yaşanacak ama bu yeni bir dünyanın doğuşuna yol açabilecek bir şeydir. Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, "Gazze'de olanlar kelimenin tam anlamıyla soykırımdır" dedi. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva da soykırım olarak nitelendirdi. İngiliz İşçi Partisi'nin eski lideri Corbyn, Gazze haklarını savunmayı bir "insan hakları ve sınıf mücadelesi" meselesi olarak partinin gündemine taşıdı. Norveç veya Güney Afrika'daki solcu sendikalar İsrail menşeli ürünlere veya işgal altındaki topraklarda üretim yapan şirketlere karşı boykot çağrıları yaptı. 2023 ve sonrası süreçte, ABD ve Avrupa üniversitelerinde başlayan protestoları sol eğilimli öğrenci grupları yaptı. Sol hareketler Gazze'yi sahipleniyor. Bu hareketler zaten kendi krizlerinden bir çıkış arıyor. İslamcıların da büyük bir krizi var. Krizler bazılarını birbirine yakınlaştıracaktır ve bunun uluslararası ittifakları şekillendireceğini düşünebiliriz. Türkiye'nin çözüm önerilerini somutlaştırması ve daha iyi duyurması gerek. Şu soruyu soralım. 2025 yılında neyi farklı yapabilirdik? Ve 2026 yılının Mart ayında artık neyi amaçlıyoruz?

15 Mart 2026 Pazar

İlber Ortaylı hocaya dair bir not

Kırmızılar, 15 Mart 2025

Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanını 1999 ağustosunda okumuştum. Romanda 14. Yüzyıl başlarında Fransisken bir rahip olan Baskervilleli William ve yardımcısı Melkli Adso dini bir tartışmaya katılmak üzere Kuzey İtalya’daki gizemli bir Benedikten manastırına giderler. O sırada biri şüpheli bir şekilde ölür ve başrahip William’dan bu olayı araştırmasını ister. Bu sırada manastırın en önemli rahiplerinden Jorge de Burgos’la gülme üzerine tartışıyor. Gülme kilisenin yerleşik anlayışına uymayan bir eylemdir. Jorge ona bunu hatırlatıyor: “Ruh yalnız gerçeği düşünürken dingindir; iyi işlerden sevinç duyar; gerçeğe ve iyi şeylereyse gülünmez. İsa’nın gülmeyişinin nedeni buydu işte. Gülme ruhun kışkırtıcısıdır.” William burada gülmeyi tıpkı banyo gibi bedenin sıkıntılarını iyileştiren bir ilaç gibi gördüğünü savunuyor. İsa’nın gülmediğinden emin olmadığını söylüyor. Eco hakkında bir belgesel hazırladılar. “Umberto Eco, Dünyanın Kütüphanesi” isminde bir belgesel. Orada da sürekli gülüyordu adam... 

3 Mart 2026 Salı

Yazı ve kitaplarda kullanılan bazı kavramlara dair sözlük

Anlamın kararsızlığı: Anlamın değişkenliği, istikrarsız olması. 

Aristipposçu Orta Doğu Projesi: Artistipposçuluğun Orta Doğu'ya kültür politikaları aracılığıyla benimsetilmesi projesi.

Artıkın: Artık, bundan böyle.

Baykallamak: Fiziksel bir olgu veya olay karşısında çok şaşırmak (Baykal gölünü ilk kez gören bir step insanına atfen).

Bilgipara: Bilginin insani değerlerle eşleştirilmesi, bir tür bilginin para ikamesi olmasına dair tasavvur.

Bozucu temsil: Anlamı bozan temsil, örneğin masumiyetin anlamını örten Masumiyet Müzesi.

Bulanık kimlik: Kimliklerde bulanık unsurlar. Erzurum Meliki Mugîseddin Tuğrulşah'ın oğlu Gıyaseddin Türkan Şah'ın Gürcistan Kraliçesi Rusudan'la evlenmek için Hıristiyan olup David ismini alması. Kraliçe Rusudan ile evliliğinden doğan prenses Tamara'nın büyüdüğünde Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhüsrev ile evlenip Müslüman olması. 

Cimrmancılık: Cimrman'ın tezlerini savunan düşünce akımı

Duygusal sığlık: Düşünsel sığlığın arka planında yer alan esas sığlık.

Felsefetarih:  Felsefenin tarih temelli olması, tarih çerçevesinde ortaya konmasını esas alma.

Felsefeüstü: Izdırap dolu veya yavan bir gerçekliğe karşı yapılan kurgu.

1 Mart 2026 Pazar

Cebeci notları

Kırmızılar, 1 Mart 2026 

Bir cumartesi günü yeşil top meyveli maklora ağaçlarının altından Serdengeçti’nin mezarına yürüyorum. Gayet tenha bir Cebeci asri mezarlığında Cumhuriyet’in erken döneminin üç maarif vekili yan yana yatıyor. 35 yaşında ölen Mustafa Necati, 41 yaşında ölen Reşit Galip, 39 yaşında ölen Vasıf Çınar… Mustafa Necati ve Vasıf Çınar Darülfunun Hukuk mezunu. Reşit Galip ise bir doktordu. Şu diyalogu ilginç… Dolmabahçe Sarayı’nda otururken zamanın Milli Eğitim Bakanı Sagay’ı eleştirince Atatürk Sagay için “benim hocamdır” diyor. Reşit Galip, değil seni, senin Allahını okutsa yine bu adam Maarif Vekili olamaz deyince Mustafa Kemal sofrayı terk etmesini söylüyor. Reşit Galip de “gerçi biz saraydayız ama hocanız Padişah’ın hocası değildir” diyor. Bir süre sonra da maarif vekili oluyor. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

Entelektüel vicdanın çoğalması gerek

Ayraç Kitap sayı 113, Şubat 2026

Biliyorsunuz, Noam Chomsky'nin çevre sorunlarıyla ilgili bir kitabı var. Nükleer Savaş ve Çevre Felaketi... Fosil yakıtlar terk edilirken etkilenecek sektörlerde çalışan işçilerin mağdur edilmeyeceği bir ekonomik dönüşüm tasavvuru var. Sürekli çevre krizinde en büyük sorumluluğun ABD'de olduğunu söylüyordu. Dünya tarihindeki en zengin devlet olmasına karşın çevre konusunda tedbir almadığını, yönetimin krizi hafifletmeye çalıştığını... Devasa askeri bütçenin bir kısmının çevre çalışmalarında kullanılmasını öneriyordu. Ama burada karşısındaki büyük sermaye gücünü nasıl aşacağını tam olarak öngöremiyor. Zaten şunu söylüyor. ABD'de Cumhuriyetçiler de Demokratlar da "Business Party"nin fraksiyonlarıdır. Bunların her ikisi de sermayenin menfaatini temsil eder, pozisyonlarını yüz seksen derece değiştirebilirler ve kimse bu durumu fark etmez. Esas problem tam da bu... Şuna benzer bir söz vardı, insanlar da devletler de doğruyu ancak diğer ihtimalleri tükettiklerinde seçerler diye. Akla şu geliyor, bir şeylerin değişmesi için felaketlerle karşılaşmak mı gerek? Bizde de büyük bir çevre krizi var. Türkiye'de son 60 yılda 240 gölden 186'sı tamamen kurudu. Geri kalan göller de kuraklık tehlikesi ve aşırı kirlilik ile mücadele ediyor. Latmos'u, Belgrad Ormanı'nı tartışmalıyız, madenciliğin büyük orman alanlarını imha etmesi yeterince konuşulmuyor.

24 Ağustos 2025 Pazar

Altın çağ üzerine

Kırmızılar, 24 Ağustos 2025

Yakın geçmişimiz rasyonalizm ve teknolojinin insanlığa sınırsız mutluluk sağlayacağının tahayyül edildiği zamanlardı ama bu hayaller gerçekleşmedi. Bu geçmiş bir çelişkiler manzumesiydi. Bilimsel gelişmelerle organize cehalet, siyasi ve hukuki kazanımlarla ağır insanlık hezimetleri atbaşı gitti. Rosa Luksemburg bir zamanlar "gelecek Sosyalizm veya Barbarizm'in olacak" demişti. Žižek buna atıfla "Stalinizm'de Sosyalizm ve Barbarizm beraber gerçekleşti" der. Dekulakizasyon, Bolşaya Çistka, Gulag kampları veya Holodomor bugün unutuldu gitti. Bunların Türkiye'deki komünizm karşıtlığında da büyük payı olmuştu.

15 Haziran 2025 Pazar

Güçlüye gösterilene teorik olarak saygı diyemeyiz

Kırmızılar, 15 Haziran 2025

Hatırlayacaksınız Paris’teki Notre Dame Katedrali 15 Nisan 2019 akşamında büyük bir yangın geçirdi. Duke Üniversitesi’nden sanat tarihi profesörü Caroline Bruzelius bu tür bir yangının Notre Dame katedralinin sahip olduğu türden ahşap çatılarda çıkmasının yüksek bir olasılık olduğunu söylemişti. Yaptığı açıklamada “çoğu insan katedrali ziyaret ederken bunu görmez ama katedralin çatısını destekleyen altmış civarı kalın kalas vardı. Yani tonozlar ve çatı arasında bir kereste ormanı vardı. Bunlar eski, kuru ve gözenekli özellikteydi” diyordu. Fransa da çok hassas, eski, kuru ve gözenekli... Charlie Hebdo, Nice’teki kamyon saldırısı, beyaz külahlılar, sarı yelekliler… Liberté, égalité, fraternité geçmişte kalmış... Birisi çıkıp Paris’in adını değiştirecekmiş gibi bir korku var. Petrograd’ın adını Leningrad yapan bir Lenin, Volgograd’ı Stalingrad yapan bir Stalin bekleniyor sanki. 

Theoretically, we cannot define what is shown to the powerful as respect

Kırmızılar, 15 June 2025

You may recall that the Notre Dame Cathedral in Paris suffered a major fire on the evening of April 15, 2019. Caroline Bruzelius, a professor of art history at Duke University, said that such a fire would most likely start in wooden roofs like the one on the Notre Dame cathedral. She explained that “most people don’t see this when they visit the cathedral, but there were about sixty thick planks supporting the roof of the cathedral. So there was a forest of timber between the vaults and the roof. They were old, dry and porous.” France is also very sensitive, old, dry and porous. Charlie Hebdo, the truck attack in Nice, the white caps, the yellow vests… Liberté, égalité, fraternité are things of the past. There is a fear that someone will change the name of Paris... As Lenin who changed the name of Petrograd to Leningrad and Stalin who changed Volgograd to Stalingrad. 

16 Mayıs 2025 Cuma

Masumiyet ve masumiyetin müzesi

"Gerçekliğin Özel Parçaları" kitabından

1998 yazında Bayburt’ta bir hafta kadar kalmıştık, Dünya Kupası finalini orada izlemiştim. Fransa’nın Brezilya’yı 3-0 yendiği maçta Zidane iki kafa golü atmıştı, hatta ikisi de kornerdendi. Fidanlık müdürlüğü misafirhanesinde kalıyorduk. Bahçede yürüyüşe çıktığımda orada üç çocuğun çakıl taşlarıyla oynadığını gördüm. Ne yapıyorsunuz diye sorduğumda mezarlık oyunu oynuyoruz abi demişlerdi. Büyük çakıl taşlarından mezar taşları yapmışlar, yollar yapmışlar... Aklıma şu geldi. Hangi çocuk böyle bir oyun oynar? Acaba bir yakınlarını mı kaybetmişlerdi? Onlara ölümle ilgili, mezarlıkla ilgili bir şey mi anlatılmıştı? Büyük bir ihtimalle... Çocuklar tesir altında kalan, kolay manipüle edilen varlıklar, masumiyete sahip varlıklar... Benim fikrim çocukları koruduğumuz gibi çocukluğu da korumalıyız. Bu ikisi arasında şöyle bir bağlantı var. Çocukları korumak kendi çocukluğumuzu koruyarak mümkün. Bu bakış açısını felsefi olarak güçlendirmeliyiz. Her şeyden önce masumiyeti doğru tanımlamamız gerekiyor. Biliyorsunuz İstanbul’da “Masumiyet Müzesi” adında bir müze var. Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından yola çıkarak kurduğu, romandaki kadın karakteri hatırlatan eşyaların sergilendiği bir müze... Ama romanda anlatılanlar ve müzenin ismi masumiyetin hakiki anlamını örtüyor, doğru tanımlayamıyor. Orada sergilenen sigara izmaritleri, fotoğraflar, kolonya şişeleri, kıyafetler, afişler temelde masumiyetle ilgisi olmayan şeyler. Anlamı örtüyor, toplumsal bilinci yanlış inşa ediyor. Romanda anlatılanların büyük kısmı masum şeyler değil. Anlatılan sözde bir aşk. Sahte bir şey... İnsanın başkalarını aldatması, ayrıca kendini aldatması üzerine. Babası romanın kahramanının nişanından önce acayip şeyler anlatıyor, kırk yedi yaşındayken yirmi yaşında birisine kapıldığını, on bir yıl başka bir evde ikinci bir hayat yaşadığını anlatıyor. Romanın kahramanı da karısını aldatıyor. Aldattığı apartmanın ismi ne biliyor musunuz? Merhamet Apartmanı... Böyle şeyler var. Hatta kitapta şöyle bir bölüm bulunuyor: