1-Gazze’deki süreci bir 'milat' olarak kabul edersek; bu durumun Dünya Solu, İslamcılık ve küresel vicdan üzerindeki etkileri nelerdir? İslam Dünyası ve özelinde Türkiye bu yeni döneme nasıl bir stratejiyle hazırlanmalı?"
Gerçekten bir milat oldu. Bazı saflar ve bazı taraflar hızla değişiyor. Çünkü işlemeyen, işletilemeyen bir uluslararası sistem olduğu ortaya çıktı. Belki çok daha fazla sıkıntılar yaşanacak ama bu yeni bir dünyanın doğuşuna yol açabilecek bir şeydir. Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, "Gazze'de olanlar kelimenin tam anlamıyla soykırımdır" dedi. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva da soykırım olarak nitelendirdi. İngiliz İşçi Partisi'nin eski lideri Corbyn, Gazze haklarını savunmayı bir "insan hakları ve sınıf mücadelesi" meselesi olarak partinin gündemine taşıdı. Norveç veya Güney Afrika'daki solcu sendikalar İsrail menşeli ürünlere veya işgal altındaki topraklarda üretim yapan şirketlere karşı boykot çağrıları yaptı. 2023 ve sonrası süreçte, ABD ve Avrupa üniversitelerinde başlayan protestoları sol eğilimli öğrenci grupları yaptı. Sol hareketler Gazze'yi sahipleniyor. Bu hareketler zaten kendi krizlerinden bir çıkış arıyor. İslamcıların da büyük bir krizi var. Krizler bazılarını birbirine yakınlaştıracaktır ve bunun uluslararası ittifakları şekillendireceğini düşünebiliriz. Türkiye'nin çözüm önerilerini somutlaştırması ve daha iyi duyurması gerek. Şu soruyu soralım. 2025 yılında neyi farklı yapabilirdik? Ve 2026 yılının Mart ayında artık neyi amaçlıyoruz?
2-Orta Doğu’da yaşanan köklü değişim ve mevcut bölgesel dinamikler göz önüne alındığında; Mısır'da Suriye devrimine benzer kitlesel bir halk hareketinin veya siyasi bir değişimin yakın zamanda gerçekleşme ihtimalini nasıl görüyorsunuz?"
Bence böyle bir ihtimal görünmüyor. Ülkelerde siyasi dönüşümler olacaktır ama kitlesel halk hareketleri deyince benim aklıma ülkeleri istikrarsızlaştırmayı amaçlayan üst tasarımlar geliyor. Bu biraz olsun anlaşıldı, sokak gösterilerinin başarılı olduğu ülkelerde neler yaşandı? Mısır'da 2011'de Tahrir eylemleri 30 yıllık Mübarek rejimini değiştirdi ama yeni başkan Mursi de bir yıl sonra Tahrir'de protesto edilmeye başladı ve kanlı bir darbeyle devrildi. Sonra Rabia Meydanı'nda yüzlerce kişi daha öldü. Ukrayna'da Maidan gösterileri Yanukoviç'i devirdi ama Ukrayna ondan sonra huzur bulmadı. Amerika’da ismen hangileri olduğunu hatırlamıyorum, mafya diyelim, öldürüp gömdüklerinin üst tarafına bir köpek gömmeyi akıl etmiş. Böylece köpeği bulanlar toprağı tekrar kapatıyor daha derini kazmıyormuş. Mesela Gezi hadisesini destekleyenlerin bazıları üste yerleştirilen köpeği görünce ikna oldular. Ama Mısır'daki kaos ortada, Ukrayna'da olanlar ortada...
3-Suriye’deki devrim sonrası yeniden inşa sürecinde, YPG/SDG gibi yapıların sisteme entegrasyonu önündeki en büyük engeller nelerdir ve bu durum Suriye’nin devlet yapısını nasıl etkiler?
18 Ocak'ta merkezi hükümet ve Suriye Demokratik Güçleri ateşkes ve entegrasyon anlaşması imzaladı. YPG / SDG'nin Fırat Nehri'nin batısından çekilmesi Türkiye'nin bir arzusuydu. Bugünkü Suriye'nin en büyük problemi bu entegrasyon meselesi. Suriye özerk bölge taleplerini kabul etmiyor, Türkiye de YPG'nin kendi sınırında varlığını sürdürmesine izin vermiyor. YPG'nin isim değiştirerek varlığını sürdürdüğü durumda Türk ordusu da bölgede kalacak. Ama ABD Suriye'nin İsrail'le uzlaşmasını istiyor. Washington'un arabuluculuğunda Paris'te bir araya geldiler, İsrail ve Suriye istihbarat paylaşımı, askeri gerilimin azaltılması ve ekonomik işbirliği konularında mutabakat imzaladı. Ama süreç içinde Suriye yönetimi Türkiye ve Arap ülkeleriyle ilişkiler kurmaya yönelirken İsrail de YPG / SDG'yi destekleyecek gibi görünüyor. Burada Türkiye açısından bir şey söylemek gerek. Türkiye tezlerini kendi kamuoyu açısından net olarak ortaya koymalı.
4-Trump’ın dünya siyasetine dönüşü ve Ukrayna Savaşı’nın Türkiye-AB hattındaki etkileri sürerken; Gazze soykırımının 'milat' olduğu bir dünyada Türkiye nasıl bir yol haritası izlemeli?"
Türkiye'nin kuzeyinde kriz var. Bir Ukrayna savaşı realitesi var. Güneyinde de Irak ve Suriye savaşları çıktı, Gazze katliamları yaşandı. İran'a da yönelik saldırılar var. Yani her tarafta problemlerle kuşatıldı. O halde bölgesel barış, bu coğrafyada bir Pax Turcica bir gün Ankara'da inşa edilebilir. Ankara'nın böyle bir potansiyeli ortaya çıktı. Bunu nasıl inşa edeceği üzerinde çalışılması lazım. Bu dönemde Ankara bir 15 Temmuz hadisesi, bir darbe girişimi atlattı ve bundan sonra daha güçlü bir güvenlik yapısı kurmaya yöneldi. Grönland hadisesinden sonra Avrupa liderleri bugünkü ABD yönetimine Edvard Munch'un Çığlık tablosundaki adam gibi bakıyor. Yani Avrupa ülkelerinin de güçlü arayışları var. Ankara'dan bütün bunları değerlendirmesi bekleniyor. Bu noktada Avrupa ile artık yeni bir zemin paylaşılıyor.
5- Türkiye’nin NATO üyeliği ve AB ile olan karmaşık ilişkileri devam ederken, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) bir 'güvenlik ve savunma' odağına evrilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? TDT, Türkiye için Batı ittifaklarına bir alternatif mi, yoksa Türk dünyasının jeopolitik bir öznesi olarak yeni bir 'stratejik özerklik' alanı mı yaratıyor?
Türk Devletleri Teşkilatı çok mühim bir adım oldu. Bu güvenlik işbirliği yaklaşımı zamanla çok gelişecektir. TDT üyelerinin önemli bir kısmı Rusya'yla özel ilişkilere sahip. Burada önemli bir nokta Türkiye'nin Şanghay İşbirliği Örgütü'ne üye olmayı istemesi. Öte yandan BRICS'te de Partner Country statüsüne girildi. Yani Türkiye aslında Türk devletleriyle ilişkilerini geliştirmeyi dilerken Rusya ve Çin'le de işbirliğini geliştirmek istiyor. Aklıma Cemil Aydın’ın Perspektif'te yayımlanan söyleşisi geldi. Bu söyleşide "içi boş Doğu-Batı veya İslam-Batı medeniyet çatışması tezlerinden uzak durmakta fayda var. Zaten bu tür medeniyetler çatışması tezleri daha sonra batı karşıtlığı üzerinde, Türkiye’yi Rusya ve Çin ile bu iki ülkenin kendi halkları üzerinde zulmünü görmezden gelen bir stratejik işbirliği savunuculuğu ortaya çıkarmaktadır" diyordu. Ama Batı ülkeleri de coğrafyamızda yüz binlerce insanın ölümünden ve terör eylemlerinden sorumlu değil miydi? Türkiye Amerika Birleşik Devletleri'yle arasını hep iyi tutmak istemiştir, yine isteyecektir Ama Türkiye en büyük ekonomik partneri Rusya'yla veya bir süre sonra dünyanın en büyük ekonomisi olacak Çin'le yeni işbirlikleri de geliştirebilir değil mi? Türkiye sosyalist fikirleri Ruslar üzerinden tanıdı. 1677 Çehrin Kuşatması'ndan beri sürekli harp ettiğimiz bir milletti. Stalin önemli bir kısmı Sovyet halklarından milyonlarca insanı katletmişti. Üstelik dini de denklemin karşı tarafına koyan bir anlayışları vardı. Türkler tabi olarak ABD'yle ittifak içinde oldu ama bugünkü koşullar aynı değil... O kadar enteresan şeyler var ki... Mesela Ruslarla Türkler de yüz yirmi binin üzerinde evlilik yapmışlar. Her anlamda ilişkiler gelişmeye devam ediyor.
6- Bölgede Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan merkezli, savunma sanayii ve askeri iş birliğini önceleyen yeni bir siyasi paktın ayak sesleri duyuluyor. Bu 'İslam Dünyası merkezli' yeni güç odağının, küresel sistemdeki mevcut kutuplaşmalara (ABD-Çin-Rusya) karşı üçüncü bir yol olma ihtimali nedir?
Pakistan ve Suudi Arabistan'la ilişkilerimizde ekonomik işbirliğine odaklanmak gerekiyor. Hep şu sözü söyleriz, Türkiye ve Pakistan kardeş ülke deriz. Çeklerle Almanlar tarihte düşmandı. Prusya orduları Avusturya Veraset Savaşı'nda ve Yedi Yıl Savaşı'nda Bohemya'yı çiğnedi. Hitler'in orduları 1939'da ülkeyi ilhak etti. Yani Çeklere yakın tarihte en fazla sıkıntıyı Almanlar verdi. Ama bugün her anlamda çok yakınlar. Nedeni karşılıklı 120 milyar dolarlık ticaret yapmaları... Pakistan Çin'le ekonomik sacayağına sahip bir stratejik ortaklık kurdu, Çin Pakistan'ı İslam dünyasına veya Orta Doğu’ya açılan bir kapısı olarak değerlendiriyor. 46 milyar dolarlık Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nu (CPEC) tasarladılar. Çin’in Pakistan’da 200 civarında büyük altyapı projesi var. İşte bütün mesele bu. Çok stratejik bir liman olan Gwadar limanın yapımını Çin üstlendi ve bu limanı 43 yıllığına kiraladılar. İşbirliği ve kardeşlik dediğimiz şey böyle gerçekleşiyor. Öte yandan Suudi Arabistan ABD ile güçlü ilişkilere sahip. Türkiye bu süreçte Suudi Arabistan'la yakınlaştı, bu önemli fırsatı iki taraf da iyi değerlendirmeli. Şimdi bakın Türkiye'nin eski Suudi Arabistan büyükelçisi, daha sonra dışişleri bakanlığı da yaptı, Hürriyet gazetesine demeç verip "Arabistan'da ılımlı İslam topukta biter" dedi. Yani geçmişte bu kimseler üzerinden işbirliği kurmaya, ilerlemeye çalışmışız. Şimdi bunu görmek lazım, doğru kişilerle çalışmak çok önemli.
7- Trump yönetiminin 3 Ocak 2026'da gerçekleştirdiği 'Absolute Resolve' operasyonuyla Nicolas Maduro’nun alıkonulması, uluslararası hukukta egemenlik hakları açısından büyük bir tartışma başlattı. Trump’ın Monroe Doktrini’ni aşan ve 'Donroe Doktrini' olarak adlandırılan bu yeni müdahaleci yaklaşımı, Latin Amerika’daki diğer devletler için ne anlam ifade ediyor ve bölgedeki Amerikan hegemonyasını nasıl yeniden şekillendiriyor?
Meşruiyet çok önemli bir kavram... Trump'ın Absolute Resolve operasyonu Güney Amerika'da uzun vadede aksi yönde bir etki doğurabilir. ABD'nin hegemonyası güçleniyor mu acaba, yoksa bu müdaheleciliği gerilemeyi mi ifade ediyor? Trump demek ABD demek de değil... Yarın her şey değişebilir, ABD politikalarını değiştirebilir ama Trump'ın kafasında da bazı tasavvurlar var. Geçen yıl yaptığı konuşmalarda "ABD için yeni bir altın çağ geliyor, ülkemiz yeniden gelişecek ve tüm dünyada yeniden saygı görecek" gibi şeylerden bahsetti. Ama Trump 19. Yüzyıl sonundaki Gilded Age yani Yaldızlı Çağ veya 20. Yüzyıl'ın ABD'si ile kıyaslanabilecek ne yapabilir ki? Mesela Gilded Age ABD'nin sanayileşmede Britanya'yı geride bırakarak liderliğe yükseldiği bir dönemdi. Amerikan çelik üretimi Britanya, Almanya ve Fransa'nın toplamını bu dönemde aştı. 1869'da Atlantik'le Pasifik arasında 3000 km'lik demiryolu bağlantısı kuruldu. New York'tan San Francisco'ya seyahat birkaç ay yerine altı gün sürmeye başladı. Demiryolu hatları 1860'tan 1880'e üç katına çıktı, müthiş bir ulusal pazar oluştu vesaire... Trump'ın ne böyle bir vizyonu ne de imkanları var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder