1 Temmuz 2026 Çarşamba

Sultantepe

6 Kasım 2023... Hava serin, beyaz köpüklü dalgalar rıhtımı döverken III. Ahmed Çeşmesi civarında turlayan bir martı grubu vapurun düdüğüne nazire yapıyor. Karşı kıyıdaki Beşiktaş’a gidecek vapura yetişmeye çalışan insanların telaşıyla banklarda oturup boğazı seyredenlerin sakinliği bir tezat teşkil ediyor. Tam burada, denizin kokusuna taze simit kokusunun karıştığı Üsküdar İskelesi'nde bir ihtiyar bana yara bandı paketi uzatıyor. Yaralarıma iyi gelecek mi bilmiyorum ama bir paketi satın alıp cebime koyuyorum. Dans ederken mavi ve kırmızı ışık çıkaran uzaylı robotların satıldığı tezgâhın önünden geçip Yeni Vâlide Camisi'nin yanından yukarıya doğru yürümeye başlıyorum. Baharatçılar, kuruyemişçiler, hac malzemeleri satanlar, sahaflar… Kahve ve baharat kokularıyla, kumru sesleriyle oldum olası burayı çok severim. Üsküdar demek biraz da martı, kedi, kumru ve güvercin demek değil midir?

Hezarfenimiz Necmeddin Okyay da bu güzel camide kırk yıl imam hatiplik yapmıştı. Okyay'ın babasının rüyasında penceresine bir kuyruklu yıldızın konduğunu gördüğü ve bundan dolayı oğlunun ismini Necmeddin - dinin yıldızı koyduğu söylenir. Doğduğu yıl, yani 1883'te milyar tonluk bir kuyruklu yıldızın dünyanın birkaç yüz kilometre yakınından geçtiği biliniyor. Acaba bununla mı ilgiliydi? Bazı uzmanlar bu kuyruklu yıldızın Halley'in kütlesinin sekiz katı büyüklüğünde olduğunu söylüyor. Bahçesinde 444 çeşit gül dikmiş. Neden 445 değil... Ahmet Yesevi de 444 sayısını kullanmıştı.

Üç yüz altmış su geçtim dört yüz kırk dört dağ aştım
Vahdet şarabını içtim düştüm meydan içinde...

Hak Mevla’mın nazarı kime düşse
Cahil olsa bir lahzada bilge olur
Üç yüz altmış damarları nura dolar
Dört yüz kırk dört kemikleri bina olur

Caddenin karşısında geçip biraz yürüdükten sonra Selmanı Pak Caddesi’ne dönüyorum. Giyim mağazaları ve ayakkabıcıları biliyorum, şimdi bir de yeni nesil kahve evleri burayı sarmış… Sonra bir kavis çizip Üsküdar'ın mistik ve sakin ara sokaklarına yöneliyorum. İzleri takip ederek Selvilik Caddesi’nden yokuşun tepesine varıp tanıdık bir binayla karşılaşıyorum. Sevim teyzem burada, Sultantepe'de; Şenol amcam biraz daha yukarıda Bağlarbaşı'nda oturuyordu. Buralar çocukluğumun bir kısmının geçtiği yerler. Kırk yıllık bir zaman sonra, artık teyzem, eniştem, amcam, yengem vefat etmiş ve birçok şey değişmiş... Bir zamanlar bu sokakları adımlayan Nezih Uzel'in sözleri aklıma geliyor.

"Bir çölde, kızgın güneşin altında düşe kalka yürür olduk, ne önümüz belli, ne arkamız, ne ufkumuz belli, ne hedefimiz, ne pusulamız belli, ne çarkımız. Bıraktığımız izleri ise rüzgâr az zamanda siliyor."

Sultantepe semti adını, Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın veya 17. yüzyılda Kösem Sultan'ın çocukluğunda bu tepede bulunan köşk ve saray bahçelerinde vakit geçirmesinden almış. Türk edebiyatının meşhur ismi Halide Edib Adıvar da çocukluk ve ilk gençlik yıllarının önemli bir kısmını Sultantepe’de geçirmişti. Ünlü eseri Mor Salkımlı Ev, aslında çocukluğunun geçtiği Sultantepe’deki bir konaktı.

Yine Haldun Taner’in de yolu Sultantepe'den geçmişti. Fethi Paşa Korusu’nun boğaza nazır sessizliği Taner’in birçok oyununa ve hikâyesine ilham vermişti.

İşte şimdi Fethi Paşa Korusu’na giriyorum. Burada İlknur'la buluşup Türk kahvesi içiyoruz. Fethi Paşa Korusu adını Tophane Müşiri Ahmed Fethi Paşa’dan alıyor. Sultan Abdülmecid’in kız kardeşi Atiye Sultan'ın eşiydi, Viyana ve Paris elçilikleri yaptı. Aynı zamanda Aya İrini'de eski eserleri toplayarak Türkiye'de müzeciliğin temelini atan kişi... Bu koruyla ilgili ilginç bir bilgi de Cemil Meriç'in 1947 ile 1960 yılları arasında, en verimli dönemini buradaki Beyaz Köşk olarak bilinen binada yaşamış olması. Kızı Prof. Dr. Ümit Meriç, babasının Üsküdar'daki o günlerini anlatırken Meriç'in sessizce kütüphane odasına çekildiğini, kimse duymasın diye kapıyı örtüp, artık göremediği kitapların sayfalarına yüzünü gömerek hıçkıra hıçkıra ağladığını anlatır.

Korunun üst tarafında sıra halinde dev kızılçamlar, sedirler, fıstıkçamları var. Ama herdem yeşil kartopu, kermes meşesi ve Japon kadife çamını da unutmamak lazım. Bilindiği üzere Üsküdar bölgesini Osmanlılar karşı yakadaki tarihi yarımadadan bir asır önce, 1352-1353 yıllarında Orhan Gazi döneminde almıştı. Bir teoriye göre o dönemde bu civarda Osmanlıların önemli bir karargâhı vardı. Tabi, o zamanlardan bugüne köprünün altından çok sular aktı. Yüzyıllar boyunca mevsimlerin geçişini akıntılara bakarak anlayanların yaşadığı, deniz vasıtalarının günlük hayatın merkezinde olduğu bir yerdi Üsküdar. Burada binalar bile doğaya ve suya hürmet ederek yükselirdi. Ve Anadolu yakasının eski insanları... Haldun Taner'in Beylerbeyi'yle ilgili anlattıkları...

"...Eski Boğaziçi'nin en kalburüstü bürokratlarını barındıran, adabın, erkânın, teşrifatın, Osmanlı güngörmüşlüğünün simgesi, bir köşesidir. Sabahleyin memurları İstanbul'a indiren Şirketi Hayriye vapuru, her iskelede üç dört dakika durduğu halde Beylerbeyi'nde on on beş, bazen de yirmi dakika bekler. "önce siz buyurun beyefendi", "estağfurullah siz buyurun", "imkânı yok mirim, vallahi geçmem", "türabınız olayım, kerem edin", "and verdim ama, vallahi geçmem" şeklindeki alçakgönüllülük yarışı nihayet kaptanın sabrını taşırır, düdüğünü birkaç kez çalmak zorunda bırakır."

O eski insanlar bugünleri görseler ne derdi? Garip bir çağ bizimkisi… Ne müziği müzik, ne mimarisi… Bir kere İstanbul Türkçesi de kayboldu, gitti. Komşuluğun yaşadığı eski mahallelerden, yaz gecelerinde sandallarla mehtaba çıkıp şarkılar söylenen zamanlardan bugünlere nasıl geldik, izahı zor bir mesele...

Muhakkak, bütün canlıların olduğu gibi İstanbul'un da bir kaderi var. Hadiselerin önceden belirlenmiş bir nihai sona bağlandığını, tüm yaşananların bir son tarafından şekillendirildiğini düşündüren bir kader... Ama ben robotların ve gökdelenlerin çağında pek huzur bulamıyorum. Eyüp oyuncakları, ahşap topaçlar, küçük davullar, fırıldak, düdük ve hacıyatmazlar bana kâfi... O eski zamanlara tekrar uzanabileceğime dair güçlü bir duyguya sahibim. Boğaziçi'nin bize her zaman hissettirdiği şey de bu değil miydi zaten? Yani her şeyin bir rüyadan ibaret olduğu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder