9 Nisan 2025 Çarşamba

Batı Hugo ve Goethe'yi takip etmeli

"Kültür ve Medeniyetimiz Üzerine Düşünceler" kitabından

Büyük dedelerinden biri Selçuklu subayı olan Goethe’nin İslam’a ciddi bir sempatiyle yaklaştığı bilinir. “Mahomets gesang” adlı şiirinde Hz. Muhammed’i bir nehre benzeterek övmüştür. Ercan Aslaner'in çevirisiyle:

...Ülkeler açılır uğradığı yerlerde
Yeni şehirler doğar ayaklarının altında…
Kulelerin alev zirvelerini
Ve haşmetli mermer saraylarını
Bırakıp arkasında
Yürür mukadder yolunda
Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak
İhtişamının şahitleri
Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak
Karışır İlâhî ummana coşarak!

“Divan” adlı eserinde ayet ve hadisleri ele alarak onları açıklamaya çalışan yine Goethe’dir. Bir sürü şey daha var. Bir keresinde “şair Müslüman olduğu iddialarını kesinlikle reddetmez” minvalinde bir şey yazmış. Victor Hugo da Goethe’ye benzemektedir. Mersiye niteliği taşıyan “L’An neuf de l’Hégire / Hicri Dokuzuncu Sene” adlı uzun şiirinden Yakup Yaşa’nın çevirisiyle bir alıntı:

"...Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim..."

Avrupa tarihinin en büyük iki yazarının İslam’a sempatiyle bakması ilginç bir konu. Aslında mesele Avrupalıların Hugo ve Goethe gibi büyük yazarlarının gözüyle bakabilmesi olabilir. Ama bu alanda çatışmayı körükleyen, algı oluşturan birileri de var, bunun da farkında olmak lazım. 

Avrupa’nın Doğu ile ilişkisi her zaman bu kadar kötü değildi. Geçmişte Doğu egzantrik ve olağanüstü kabul edilen, büyük ilgi gösterilen bir mevkideydi Avrupa’da... Portekiz kralı III. Joao’nun kuzeni II. Maximilian’a hediye olarak gönderdiği Süleyman adlı bir fil var. Adı çağının en büyük ismi Kanuni Sultan Süleyman’a atfen veriliyor. II. Maximilian filin 1553’teki ölümünden sonra bir hatıra madalyonu çıkarıyor. Bu fili Jose Saramago seksen küsur yaşında yazdığı “Filin Yolculuğu” adlı romana konu etmiştir. Mesela Şarlman’ın fili var. Şarlman 798’de halife Harun Reşid’le ittifak için Bağdat’a bir elçi gönderiyor. Bu arada bir fil talep ediyor veya Harun Reşid kendisi gönderiyor. 801’de fil Aachen’e ulaştığında yollarda toplanan kalabalık hayretler içerisinde bu fili seyrediyor. Halkın ilk kez gördüğü bir filden ne kadar etkilendiğini düşünebiliyor musunuz? Adı Abulabaz (Ebü’l-Abbas) olan bu fil 810 yılında Şarlman Frizya seferine giderken Wesel’de ölüyor. Sekiz yüzyıl sonraya gittiğimizde İmparator II. Rudolf’un Türk sultanının hediyesi olan Mohamed adlı evcil bir aslanı var. Prag kalesinde serbestçe dolaşmasına izin verilen aslanın yaraladığı insanlara veya öldürdüklerinin yakınlarına para veriliyormuş. II. Rudolf bu aslana büyük bir tutku duyuyor. Bunun bir nedeni horoskopuna göre aslanla aynı kadere sahip olduğuna inanması... Kaderin bir cilvesi, imparator bu aslan öldükten birkaç gün sonra 1612’nin başında ölüyor. II. Rudolf’un evcil aslanına tahsis ettiği yapı Prag kalesine yakın bir yerde bugün restoran olarak kullanılan Lvi Dvur yani Aslan Malikanesi... Bir de Prag hayvanat bahçesinin Kadir adlı fili vardı. Bu fil 2002 ağustosundaki selde boğuldu.  

Praglı Katolik bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Bana İslam’da kadına fazla değer verilmediğini, Meryem Ana’dan ötürü kendi inançlarının kadına daha fazla değer verdiğini söylüyor. Ben de Ortaçağ’da Avrupa’da kadınlara dini saiklerle büyük işkenceler yapıldığını, Avrupa’da Prag dahil, yirmiye yakın işkence müzesi olduğunu, gezdiğim müzelerde kadınlara işkence için geliştirilmiş özel aletler gördüğümü söyledim. Bir ezber var burada... Aslında bu mevzuda çok ülke sınıfta kalıyor. Humanium’un raporlarında da üzüntü verici şeylerden bahsediliyor. Ukrayna’da bir dram var. Orta ve Doğu Avrupa’dan çocuk yaşta alınıp Batı’da çalıştırılan kızlar var, önemli bir kısmı erken yaşta vefat ediyormuş. II. Dünya Savaşı’ndan sonra başta Rus askerleri, sonra Amerikalı ve Fransızlar Alman topraklarında 1 milyon civarında kadına tecavüz etti. 240 bin kişi bu nedenle öldü. Bir Hristiyan böyle bir şey yapmaz aslında. Ya Stalin döneminde 20 milyona yakın insanın katledilmesi... Komünistlerin de bunu yapması beklenmez. Ama realite buydu 20. Yüzyıl’da...

Hristiyan Roma imparatorluğunda kadınların mülk sahibi olmasına istisnalar dışında izin verilmiyordu, İslam mülkü tanıdı; Roma ve Pers kültüründe şahitlik yoktu. İslam kadınların şahitliğini, miras hakkını, boşanma hakkını tanıdı. Gelişme yönünü de gösterdi. Buralardan bazı inşalar, işler çıkarmak lazım... İslam’ı bilmiyoruz, Batı kültürünü de bilmiyoruz. Ciddi bir bilgi sorunu var. Bilgi eksikliğinden ötürü sıkıntı yaşıyoruz. Geçen Vav TV’de izliyorum. Türkiye’nin mühim hocalarından biri Birleşik Devletler’in doğru dürüst bir kültürü olmadığını söylüyor. En derinlikli olarak John Steinbeck var o kadar, başka bir şeyleri yok diyor. Bir başka hoca New York’taki gökdelenlerden kültürsüzlük olarak bahsediyor. Bilmem ki belki akademisyenler böyle konuştuğu için Woolworth Building, Rockefeller Center, Chrysler Building’in sanatını veya felsefesini etüt etmeye ihtiyaç duymuyoruz. Gökdelenleri en fazla eleştiren biziz, Avrupa’da en fazla gökdeleni yapan da biziz. Ama en çirkinleri İstanbul’da... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder