"Kültür ve Medeniyetimiz Üzerine Düşünceler" kitabından
Büyük dedelerinden biri Selçuklu subayı olan
Goethe’nin İslam’a ciddi bir sempatiyle yaklaştığı
bilinir. “Mahomets gesang” adlı şiirinde Hz.
Muhammed’i bir nehre benzeterek övmüştür. Ercan Aslaner'in çevirisiyle:
...Ülkeler açılır uğradığı yerlerde
Yeni şehirler doğar ayaklarının altında…
Kulelerin alev zirvelerini
Ve haşmetli mermer saraylarını
Bırakıp arkasında
Yürür mukadder yolunda
Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak
İhtişamının şahitleri
Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak
Karışır İlâhî ummana coşarak!
...Ülkeler açılır uğradığı yerlerde
Yeni şehirler doğar ayaklarının altında…
Kulelerin alev zirvelerini
Ve haşmetli mermer saraylarını
Bırakıp arkasında
Yürür mukadder yolunda
Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak
İhtişamının şahitleri
Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak
Karışır İlâhî ummana coşarak!
“Divan” adlı eserinde ayet ve hadisleri ele alarak onları açıklamaya çalışan yine Goethe’dir. Bir sürü şey daha var. Bir keresinde “şair Müslüman olduğu iddialarını kesinlikle reddetmez” minvalinde bir şey yazmış. Victor Hugo da Goethe’ye benzemektedir. Mersiye niteliği taşıyan “L’An neuf de l’Hégire / Hicri Dokuzuncu Sene” adlı uzun şiirinden Yakup Yaşa’nın çevirisiyle bir alıntı:
"...Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim..."
Avrupa tarihinin en büyük iki yazarının İslam’a sempatiyle bakması ilginç bir konu. Aslında mesele Avrupalıların Hugo ve Goethe gibi büyük yazarlarının gözüyle bakabilmesi olabilir. Ama bu alanda çatışmayı körükleyen, algı oluşturan birileri de var, bunun da farkında olmak lazım.
Avrupa’nın Doğu ile ilişkisi her zaman bu
kadar kötü değildi. Geçmişte Doğu egzantrik ve
olağanüstü kabul edilen, büyük ilgi gösterilen
bir mevkideydi Avrupa’da... Portekiz kralı III.
Joao’nun kuzeni II. Maximilian’a hediye olarak
gönderdiği Süleyman adlı bir fil var. Adı çağının
en büyük ismi Kanuni Sultan Süleyman’a atfen
veriliyor. II. Maximilian filin 1553’teki
ölümünden sonra bir hatıra madalyonu
çıkarıyor. Bu fili Jose Saramago seksen küsur
yaşında yazdığı “Filin Yolculuğu” adlı romana
konu etmiştir. Mesela Şarlman’ın fili var.
Şarlman 798’de halife Harun Reşid’le ittifak
için Bağdat’a bir elçi gönderiyor. Bu arada bir
fil talep ediyor veya Harun Reşid kendisi gönderiyor. 801’de fil Aachen’e ulaştığında
yollarda toplanan kalabalık hayretler içerisinde
bu fili seyrediyor. Halkın ilk kez gördüğü bir
filden ne kadar etkilendiğini düşünebiliyor
musunuz? Adı Abulabaz (Ebü’l-Abbas) olan bu
fil 810 yılında Şarlman Frizya seferine giderken
Wesel’de ölüyor.
Sekiz yüzyıl sonraya gittiğimizde İmparator II.
Rudolf’un Türk sultanının hediyesi olan
Mohamed adlı evcil bir aslanı var. Prag kalesinde
serbestçe dolaşmasına izin verilen aslanın
yaraladığı insanlara veya öldürdüklerinin
yakınlarına para veriliyormuş. II. Rudolf bu
aslana büyük bir tutku duyuyor. Bunun bir
nedeni horoskopuna göre aslanla aynı kadere
sahip olduğuna inanması... Kaderin bir cilvesi,
imparator bu aslan öldükten birkaç gün sonra
1612’nin başında ölüyor. II. Rudolf’un evcil
aslanına tahsis ettiği yapı Prag kalesine yakın
bir yerde bugün restoran olarak kullanılan Lvi
Dvur yani Aslan Malikanesi... Bir de Prag
hayvanat bahçesinin Kadir adlı fili vardı. Bu fil
2002 ağustosundaki selde boğuldu.
Praglı Katolik bir arkadaşımla sohbet ediyoruz.
Bana İslam’da kadına fazla değer verilmediğini,
Meryem Ana’dan ötürü kendi inançlarının kadına
daha fazla değer verdiğini söylüyor. Ben de
Ortaçağ’da Avrupa’da kadınlara dini saiklerle
büyük işkenceler yapıldığını, Avrupa’da Prag
dahil, yirmiye yakın işkence müzesi olduğunu,
gezdiğim müzelerde kadınlara işkence için
geliştirilmiş özel aletler gördüğümü söyledim. Bir
ezber var burada... Aslında bu mevzuda çok ülke
sınıfta kalıyor. Humanium’un raporlarında da
üzüntü verici şeylerden bahsediliyor. Ukrayna’da
bir dram var. Orta ve Doğu Avrupa’dan çocuk
yaşta alınıp Batı’da çalıştırılan kızlar var, önemli
bir kısmı erken yaşta vefat ediyormuş. II. Dünya
Savaşı’ndan sonra başta Rus askerleri, sonra
Amerikalı ve Fransızlar Alman topraklarında 1
milyon civarında kadına tecavüz etti. 240 bin kişi
bu nedenle öldü. Bir Hristiyan böyle bir şey
yapmaz aslında. Ya Stalin döneminde 20 milyona
yakın insanın katledilmesi... Komünistlerin de
bunu yapması beklenmez. Ama realite buydu 20.
Yüzyıl’da...
Hristiyan Roma imparatorluğunda kadınların
mülk sahibi olmasına istisnalar dışında izin
verilmiyordu, İslam mülkü tanıdı; Roma ve Pers
kültüründe şahitlik yoktu. İslam kadınların
şahitliğini, miras hakkını, boşanma hakkını
tanıdı. Gelişme yönünü de gösterdi. Buralardan
bazı inşalar, işler çıkarmak lazım... İslam’ı
bilmiyoruz, Batı kültürünü de bilmiyoruz. Ciddi
bir bilgi sorunu var. Bilgi eksikliğinden ötürü
sıkıntı yaşıyoruz. Geçen Vav TV’de izliyorum.
Türkiye’nin mühim hocalarından biri Birleşik
Devletler’in doğru dürüst bir kültürü olmadığını
söylüyor. En derinlikli olarak John Steinbeck var
o kadar, başka bir şeyleri yok diyor. Bir başka
hoca New York’taki gökdelenlerden
kültürsüzlük olarak bahsediyor. Bilmem ki belki
akademisyenler böyle konuştuğu için
Woolworth Building, Rockefeller Center,
Chrysler Building’in sanatını veya felsefesini
etüt etmeye ihtiyaç duymuyoruz. Gökdelenleri
en fazla eleştiren biziz, Avrupa’da en fazla
gökdeleni yapan da biziz. Ama en çirkinleri
İstanbul’da...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder