Çoğu kitap ve kaynağa göre "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" sözü bir kişinin söylediği yalanın çok geçmeden ortaya çıkması anlamındadır. Bir abimizden dinlemiştik, başka bir anlamıyla yalancı bir kimsenin namazı beklediği görüntüsü vermek için mumunu yatsı vaktine kadar söndürmemesini ifade ediyormuş. Bir makalede rastladığım üçüncü hikâyeye göreyse medresede bir kimse erimiş mumlardan kendi imal ettiği mumu satın alınmış gibi gösterip parayı zimmetine geçiriyormuş. Orijinalleri geç saatlere kadar dayanırken onun imal ettiği mumlar en fazla yatsıya kadar dayanıyormuş. Bunların hepsi bizi şaşırtmak için söylenmiş olabilir, yani Faux Paris olabilir. Bizi hakikate götüren dördüncü bir anlam olabilir... Faux Paris, yani Sahte Paris şuydu. I. Dünya Savaşı'nda Fransızlar Alman bombardıman uçaklarını şaşırtmak amacıyla Paris'in dışına sahte Eyfel kulesi olan, sahte bir Paris şehri inşa etmişti. Mesele şu ki ben sadece yatsıya kadar yanan muma ironiyle yaklaşıyorum.
Anlamın tarifinde ne vardı? Bir kelimeden, bir davranış veya olgudan anlaşılan şey, bunların hatırlattığı düşünceye deniyor. Konstitüsyon teorisi bunu yaşanmış tecrübelere, "erlebnis"e dayandırıyordu. Husserl'de fiziksel dünyada var olan nesneler bilinçten bağımsız olmuyor, zihnin onları kategorize edip bir işlev yüklemesiyle, yani anlam birlikleri oluşturmasıyla bizim için nesne haline geliyordu. Bu çerçevede anlamlarla ilgili bir karmaşa, bir kargaşa olduğundan bahsedilebilir. Problemlerin temelinde bir anlam karmaşası var. Biz çoğu şeyi doğru tanımlayamıyoruz. Masumiyet Müzesi örneğinde olduğu gibi... Düşünün ki bazı gençler, kız arkadaşına evlilik teklif etmek için bu müzeyi seçiyor. Berbat bir durum...
Tarihin sonu tezi ortaya atılınca ne oldu, tarihin sonu mu geldi? Hayır, sadece zihinlerde bir illüzyona yol açmış oldu. Problemler de, değerler de doğru bir şekilde tanımlanmalı... Doğru yapamadığımız tanımlar bizi çıkmaza sürüklüyor. Bu mekanizma çalışmadığında toplumsallık zemin kaybediyor, derinlik yitiriliyor ve denge tüketime, bireysel doyuma odaklanan Aristipposçu hazcılığa kayıyor. "Anı yaşa" sloganını biliyorsunuz. Bu söz Horatius bağlamından koparıldı. Aristipposçu bağlamda kullanılıyor. "Dün de, yarın da yok... O halde anı yaşa"... O kadar fazla firma var ki bu sloganı kullanan... Telekomünikasyon, dondurma, moda, içecek firmaları vesaire... Bu sloganlar, reklamlar toplumu kodluyor aslında. İnsanlar hayatlarını yönettiklerini sanıyorlar, Freud'un at ve süvari hikayesinde olduğu gibi... Aslında at bizi bir yere götürüyor, biz atın gitmek istediği yönü kendi seçimimiz sanıyoruz.
Her şey büyük hızla değişiyor. Yüz yıl önceki insan bugünü görse büyük bir şaşkınlık yaşar. Belki yüz yıl sonrası da bugüne göre radikal ölçüde farklı olacak. Her şeyin birbiriyle karışması, Batı'daki Ateizm'in bile Hristiyan Ateizmi'ne evrilmesi söz konusu, Hristiyan kültürünü, ritüel ve normlarını kabul ediyor. Kim tahmin ederdi ki... Sovyetlerin Hristiyanlığa bakışını biliyorsunuz, ama Gorbaçov ne demişti? Hazreti İsa'yı ilk sosyalist olarak nitelendirmişti. Sonra, 90'larda SSCB döneminde el konulan mülkler iade edildi, kilise toplumsal ahlak, aile değerleri ve ulusal birliği yeniden inşa etmek için konumlandırıldı. Bebek Putin'in annesi tarafından gizlice vaftiz edildiğini ve boynunda her zaman bir haç taşıdığı hikayesini duymuşsunuzdur. Patrik Kirill Putin için "Tanrı'nın bir mucizesi" demişti.
Alain Badiou'nun Aziz Paulus, Evrenselciliğin Temeli isimli bir kitabı var, Hristiyanlığı "Olay" (L'événement) kavramı çerçevesinde toplumsal ve siyasi düzeni altüst eden bir şey olarak görüyor. Yahudi yasaları ve Roma hukukundan radikal bir kopuştan, belirli bir kavmin veya sınıfın ötesine geçip evrenselliğe ulaşmasından bahsediyor. Biliyorsunuz, Badiou "20. Yüzyıl'ın Marksist şablonlarının işlevini yitirdiğini kabul eden biri... Leninist parti demode oldu, işçi sınıfı demode oldu diyor. Yani demek istediğim, eskinin politik zıtları dinin değerlerini kabul ederek oradan bir inşa çıkarmaya çalışıyor.
ABD'de, İngiltere'de zaten vardı. Ama biz Fransız modelini aldık. Fransa'da 1905'te kabul edilen bir Laiklik Yasası var. Laiklik 1946 Anayasası'na, sonra Beşinci Cumhuriyet Anayasası'na da girdi. Bizde şimdi farklı bir süreç var. Sanki kadim rakibimiz Rusların 1990'dan sonraki imparatorluk sempatisini gördük. Öte yandan asabiyeler 1990'larla kıyaslandığında her yerde zayıflıyor, dünya çapında bir çözülme yaşanıyor... Toplumsallıkta büyük savrulmalar yaşanıyor. Bir tanım yapmak gerekiyorsa buna "Aristipposçu boşluk" diyebiliriz. Şu anda herkes bu boşluğu seyrediyor. Etik kriz ve aile krizi de bununla ilgili... Bunun karşısına dikilebilmek için, gücünü aslen teknoloji ve ekonomiden değil, kültür ve medeniyet ekseninden alan bir kuşatmaya girişmek gerek. İnsanlığın geleceği bu tür bir sosyal sermaye birikimine, toplumsal merkezi teşkil etmesine, yüzeyselliğin yerini duygusal derinliğin almasına bağlı. Bütün çalışmalarla toplumsal merkezi güçlendirmek gerekiyor. Bugünkü güçlü asabiyeler kimin? Bu yapıların muhteviyatı, tarzı, kadrosu ne?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder