"Kültür ve Medeniyetimiz Üzerine Düşünceler" kitabından
Bugün çocukluğumun bir kısmının geçtiği Kastamonu'dayım. Orman Bölge'de epey vakit geçirdikten sonra ağaçlığın arasında yürüdüm, toprağın üzerine uzanıp birkaç dakika dinlendim. Gözlerimi açtığımda uzun zamandır görmediğim bir manzarayla karşılaştım. Göğe uzanan ağaçlar... Başımda toplanmış sanki ayılmamı bekliyorlar. Var olsunlar ağaçlar insanın en iyi dostudur. Bu hakikati çocuklar yetişkinlerden iyi biliyor.
"Kastamonulu" kelimesinin sözlükteki bir karşılığı "nazik, nezaket sahibi"... İnsanlar belki de tabiatla iç içe yaşadıkları için Kastamonulu... Buraları daha iyi hatırlıyorum. Henüz küçük bir çocukken babam beni Kastamonulu meşhur tesbih ustası Ahmet Topaloğlu'nun atölyesine götürürdü. Ahmet bey ihtiyarlığında bile tesbih yapıyordu. Kısa bir süre sonra öldü, hemen sonra oğlu vefat etti. Geride güzel hatıralar ve yıllar içinde yıpranmış bir tesbihi kaldı yadigar... Şimdi de kırk yıl önce okuduğum 91 yaşındaki Gazipaşa İlkokulu'nun önünden geçiyorum. Sanki bu binaların hepsi bana gülümsüyor.
Belki bir başormancı bir de başmimar müessesesi oluşturulmalı. Bunlara ülke sathındaki tabiat düşmanlığıyla, çirkin yapılaşmayla engel olacak süper yetkiler verilmeli. Başmimarın Ankara'da Topkapı III. Ahmed Çeşmesi ayarında bir çeşme inşasıyla başlaması iyi olurdu. Yine Ankara'da üst seviyede bir eğitim kurumu olarak Mülkiye Lisesi'nin kurulması düşünmeli. Bu lisenin tarihi bir binada eğitim vermesi sağlanmalı veyahut başmimarın gözetiminde yeni bir taş bina inşa edilmeli.
Yeni dünyaya
karşı bir direniş geliştirmeli, bizim böyle bir direnişe
ihtiyacımız var. Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşında güneyde
büyük bir saha kaybetmiş, en yakın Osmanlı
kuvveti Medine’den 1300 kilometre uzakta
kalmış. Mondros Ateşkesi çerçevesinde Fahreddin
Paşa’ya ordusuyla birlikte İngilizlere teslim
olması emrediliyor. Ancak Paşa emir
tekrarlanmasına rağmen üç ay boyunca teslim
olmayıp direniyor. Nihayetinde teslim olduğunda
Haşimi Ordusu bakıyor ki Fahreddin Paşa’da
erzak olarak yalnız kurutulmuş çekirge ve hurma
var. Veya Tenere ağacı gibi bir direniş... Sahra
Çölü’nün ortasında yeşil yaprakları ve sarı
çiçekleriyle on yıllar boyunca yalnız başına dikilen
bir akasya ağacı... Ona en yakın ağaç 150
kilometre uzaklıktaymış. Tenere ağacı, yok olan
bir ormanın hayatta kalmayı başaran tek
üyesiymiş. Bugün yerine metal bir ağaç heykeli
dikerek yanlış bir iş yapmışlar. Aslında yerine
birkaç ağaç dikseler daha iyi olurmuş.
Peki ne için direnmeliyiz, nedir yani muhafazası
gerekenler denildiğinde anlamamız gereken?
Mimari mi, şiir mi, müziğimiz mi? Veya bunların
hepsinin özünde ne var? Bir tavır, bir duruş var... Pembe İncili Kaftan’daki Muhsin Çelebi var...
Mehmet Nuri Yardım mühim bulduğum bir şair
vardı, belden yukarı çıplak poz vermiş. Bir
romancı dergi için uzanarak poz vermiş. bu
durum onlar hakkında fikrimi değiştirdi diyordu.
Edebiyat insanı edebe, erdeme götürmüyorsa bir
sıkıntı var diyordu. Burada kastettiği işte bizim
gelenek dediğimiz şey... Edep bizim geleneğimizin
çekirdeği, çekirdek nedir? Küçük bir çekirdekten
büyük bir ağaç bile yetişebilir değil mi?
![]() |
| Ahmet Topaloğlu |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder